Cadılar Bayramı

        Bu günkü  yazıma bir süre önce çok şaşırdığım bir olaydan bahsederek başlamak istiyorum. Öğrencilerimle grup rehberliği etkinliği yapmaktaydık. “Kutlama” konusu hakkında konuşurken gençlerin “Neleri kutlamaya değer” bulduklarına dair fikirleri paylaşımdaydı. Grup içinde biri düğünleri kutlamaya değer bulmuyordu. Bir diğeri olmazsa olmaz buluyordu. Biri sünneti gerekli bulup bir diğeri anlamsız diyordu. Bir futbol maçından sonra sokaklarda yapılan kutlamayı mutlaka yapılmalı diye söylenen birine bir diğeri “bana ne” diyebiliyordu. Millî ve dini bayramları ise çoğunlukla asıl anlamından uzaklaştığı için eleştirmekteydiler.       

      Olaylar ve olgular karşısında bireylerin duruşu; benzer ve/veya ortak tutum ve davranışları o milletin dünya görüşünü yansıtır. Anadolu bağrında asırlık kültürel ögeleri taşımaktadır. Doğum, düğün, sünnet, asker uğurlama, Bayramlar, müzik ve sanat; tüm bunlar bizim kültürümüzün köklü olgulardır. Bugün insani değerlerimiz başka bir şekle evrilmiştir. İşte tam bu noktada konuya dönecek olursak gençlere ortak olarak hepsinin en çok neyi kutlamaya değer bulduklarını sordum. Ne üzerinde hem fikir olacaklarını merakla bekledim. Cevap geldi.

         “Cadılar Bayramı”

        Ben yanlış duymuş olmalıyım diye düşündüm. Gülümseyerek bana bakıyor şaşkınlığıma tanıklık ediyorlardı. pek çok konuda uzlaşamayan bu gençlerin ortak ilgi ile verdikleri cevap bu mu ?  Britanya kökenli bu bayramın dünyanın öbür ucu olmasına rağmen bizim gençlerimiz arasında; sevilip kutlanmalı, denilmesi neyin nesiydi.

        Kendimle baş başa kaldığımda, kendimi bu konuyu düşünmekten alamadım. Pencereden gelen sesle irkildim camı kapatmak için kalktığımda duyduğum şarkıya kulak verdim. Ne acayip sözleri var? diye düşünürken eski şarkılar ve  Türk filmleri geldi aklıma .O zamanların aşkları da yazılanlar da yaşanılan ruhu anlatıyordu. Günden güne o kadar zaman geçmemiş olmasına rağmen nasıl da değişmişiz.

       Zamanın ve insanın aynası filmleri, topluma ilişkin ipuçları sunan görüngüler olmanın yanında; toplumsal arzuları, özlem duyulan, idealleştirilen duygular olarak da okumak mümkündür. Türk filmlerinde duru bir iyilikle donatılan insanlar, kötücül dış dünyadan kaynaklanan tehlikeleri, birbirlerine sınırsız bir sevgiyle tutunarak yenen karakterler olarak, o günlerin “istendik insanını” tasvir etmekteydi.

      1980 sonrası uygulanan “depolitize” politikalar, dönemin yüceltilen girişimcilik anlayışıyla örtüşür. Birey; mahrum olunan imkânlara kavuşmaya yönelik bir vurguyla; çağdaşlaşma ve çağı yakalama, çağ atlama söylemlerinin merkezine yerleştirilmiştir. (Bireyin popülist bir söylem içerisinde yüceltildiği bu süreci, Demet Lüküslü (2005) “maddeci-başarıcı tipin zaferi” olarak değerlendirir.)

Böylece yaşanılan dünyanın ruhu değişmiştir.

Masalsı bir atmosfer içerisinde tarif edilen güvenlikli kollektif kültür ve idealize edilen birey değişime uğramıştır. Bu dönemde sıklıkla güvensiz, kötümser, samimiyetsiz bir dünya ve birey tasviri ortaya konulur.

       Nitekim ülkemizin yakın tarihinde Ekonomide dönüşüme ilişkin önemli yapısal reformları içeren "24 Ocak kararları” Türkiye’yi küresel ekonominin önemli bir üyesi konumuna getirmiştir. Türkiye sadece ekonomik değil aynı zamanda siyasi, toplumsal ve kültürel açılardan köklü olarak dönüştürülmüştür. Bu gelişmeler, İnsanı yeni dünyanın istediği üzere “yalnız ve daha ben merkezci” olmuştur.

         İnsan varoluşsal olarak toplumsal bir varlıktır. Günümüzde gençler, yararcı/pragmatik davranışa doğru evrilmiş ,kollektif mutluluk yıllarına oranla mutsuzlaştırılmıştır. Eğitimin ürettiği insan prototipi, ekonominin ihtiyaç duyduğu bireyi üretiyor olabilir.Ancak bireyin “insan” olabilmesine – insanlaşabilmesine ve insana yakışır bir şekilde, insanın değerini koruyarak yaşayabilmesine yardımcı olamamaktadır. Son yıllardaki gelişmelerin yaşamımızı köklü bir şekilde değiştirmesi ve kontrol altında tutmasıyla ilgili endişeleri günümüzde kesin bir şekilde hissetmekteyiz. Sonuçta Sosyoekonomik dönüşüm mevcut koşullara uyumu zorunlu kılmaktadır.

        Bugünün teknolojisinde milletimize özgü bilgi, inanç, davranışlar ve bunlara bağlı maddi manevi oluşumların yaşatılması gerekir. Nitekim ileri teknolojileri kullanan ülkelerin kültürel geçmişleri bizimki kadar eski olmamasına rağmen kültürlerinin korunmasına  oldukça önem vermekteler.

       “Cadılar bayramını kutlamak gereklidir.” Düşüncesindeki bir grup genç bir kriter olmayabilir.  Yine de gençlerin kültürel kimliğimizi yeterince bilmemeleri aidiyet duygularını da zedelemiştir. Elbette bunda eğitim politikalarının payı vardır. Ülkeleri ayakta tutan ve yaşatan başlıca alan eğitim ise Eğitimi siyaset üstü bir yaklaşımla ele almamız gerekiyor.     

       Kendini modern dünyada bir yere yerleştirememiş karmaşık ve doğaçlama yaşantısını seküler formlarda arayan bireyler artıyor. Özellikle genç bireyler, çağdaş dünyadaki yeri hakkında yaygın bir belirsizliğin içinde.Gençlerin inançla bağının kopması, seküler ve nihilist olana yönelmesi, Böylece anlamlı olan birçok değerimizin içi “hiç”lik algısı ile daraltılması sonucunu doğuruyor. Gençlerimizi sekülerlik ile muhafazakarlık arası bu karanlıktan çıkarmalıyız. Aksi koşulda Hüseyin Cemil Meriç’in dediği gibi” Aydınların aydınlatmadığı halkı, soytarılar aldatır.”

 

   

 

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Fürû . - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Ordu Bakış Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Ordu Bakış hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Haber ajansları tarafından servis edilen tüm haberler Ordu Bakış editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Ordu Bakış değil haberi geçen ajanstır.